Teselliye İmrenmek

Ben ilkokula yaşıtlarımdan hayli erkence başladım. Benden iki yaş büyük ablam okula başladığında bende ona imrenerek çanta, kitap, kalem için ağladım. O dönemde ablamın sınıf öğretmeni ve annem artık benden bıktıkları için okula gitmeme izin verdiler. Konya’nın Karaaslan ilçesinde başladım birinci sınıfa. Okula başlamadan önce ablamın kitabını defterini karıştırdığım için okuma yazmayı zaten bilerek oturdum o sıralara. Birinci sınıfın ilk dönemi bitmeden başka bir mahalleye taşındık, ikinci döneminde de bir yer değişikliği daha yaptık. İlk öğretmenimin adı Hatice olsa gerek. Biz taşınacağımızı söylediğimizde benimle çok ilgilenmişti. Ailemle görüşüp kalmaya ikna etmek için uğraşmıştı fakat bizimkiler dinlemeyince çocuk kitapları ile dolu bir karton kutu hediye etmişti. Bir öğretmenden hediye almak inanılmaz bir zevk katmıştı bana. Gittiğim her yerde sürekli o kitapları açar gösterirdim, kendim o kitapları sıraya dizerdim, saçma sapan oyunlar oynardım onlarla ama hiç okumazdım. O zaman ki hayal gücümle kitapları çikolata gibi düşünürdüm. Çikolatayı yedikten sonra ambalajını çöpe atmak gibi, kitabı okuduktan sonra da sanki o benim için çöp olacaktı.

İkinci sınıfa geçtiğimde Konya’nın başka bir ilçesi Sarayönü’nde bulduk kendimizi. Orada ki öğretmenimin adı da Şirin’di. Oda bana çok düşkün gibiydi. Başka çocuklara öyle ilgi gösterir miydi bilemiyorum çünkü o yaştaki etrafı izleme kabiliyetim yok denilecek kadar azdı. Sanki tüm ailem, tüm okul, tüm Konya, tüm dünya benim için vardı ve ben bu daracık dünyanın odak noktasıydım. Sarayönü şimdi nasıldır bilmem ama o zamanlar kar yağdığında benim boyumun yarısına kadar gelirdi. Annem bizi koruyabilmek için kara lastiklerle her gün okula gidip gelirdi. Bizim ayakkabılarımız tabi onlara nazaran daha lüks olduğu için üşüsek de şikayet edemezdik. İkinci sınıfın son iki ayı neredeyse hiç okula gitmedim. Çünkü babam yine her zamanki sebebi bilinemeyen ani bir kararla bizi Bolu’ya götürdü. Hayatımda ilk defa o zaman kaplumbağa gördüğümü hatırlıyorum ve babama kendimce kaplumbağa lakabını takmıştım. Sürekli taşınıyorduk ve ne zaman tam olarak yerleşsek adama tekrar taşınma isteği geliyordu. Bolu’nun Sümer Mahallesi’nde ki Cumhuriyet İlkokulu’na yazdırdılar beni, öğretmenimin adı Muhterem Ceylan’dı. Kadın babamla aynı yaştaydı ama çok daha genç duruyordu ve sinir oluyordum. Kadına ilk haftalarda çok çektirdim. Dersi sabote ederdim, diğer çocuklara olmadık şeyler anlatırdım, babam sanki çok zenginmiş gibi anlatırdım… Muhterem Hoca arada bir cetvel cezası verirdi ve ben o cezadan bile çok mutlu olurdum. Çünkü oraya gittiğimde bende bir anormallik olduğunu sezip, psikolojik bir destek almamı anneme iletmişti. Annemde tam olarak ne olduğunu bilmediği için, sağdan soldan duyduklarıyla delilerin aldığı destek olarak bildi ve beni deli olarak görmeye başladı, bende bunu kısa bir süre sonra anladım. Muhterem Hoca birilerine ödev yapmadığı için ceza verirse ertesi gün mutlaka bende aynı hatayı yapardım ve acaba aynı cezayı alabilecek miyim diye hocanın gözlerinin içine bakardım. Aldığım zaman çok mutlu olurdum çünkü eğer ki ben deli veya rahatsız olsaydım bana diğer çocuklara gösterdiği davranışlardan farklı bir şeyler göstermesi gerekirdi. Deli olmadığımın sağlamasını yapardım aklımca. Muhterem Hoca benim matematiğe olan ilgime bayılırdı ve bu yüzden Sabio adında ki Matematik Olimpiyatlarına beni göndermek istedi. O dönem orada Melih Koleji adında ki bir kolejin olimpiyatlarıydı bu ve kazananlar orada bedava eğitim görme imkanına sahip olacaklardı. Bolu’da ilkokula giden öğrencilerin arasından yaklaşık yüz elli kadar kişi girebilir ve ilk ona girebilene ödül vardır. Muhterem Hoca sağ olsun benimle o zaman çok ilgilenmişti. Ford Focus C-Max bir arabası vardı, plakası hala daha ezberimde (14BE663, nasip olurda tekrar denk gelirse teşekkür edebilmek için, unutmamak için elimden geleni yapıyorum). Sınavı kazandım fakat kolej olduğu için bende gitmek isteyemedim, ailemde göndermek isteyemedi. O sene biterken bu sefer Bolu’da başka bir mahalleye taşındık ve ben başka bir okula geçtim. Orada 2 ay kaldıktan sonra Bolu’nun Mengen ilçesine taşındık ve orada yalnızca üç gün durabildikten sonra tekrar Bolu Merkez’e döndük.

Hayatımda ki insan karmaşasından ne olup bittiğini, nasıl bir insan olduğumu, arkadaşlığın ne olduğunu bir türlü kavrayamadan ilkokulu bitirdim. Tek bildiğim şey babam bir fırıncı, annem bir ev hanımı ve biz göçebe bir aileyiz. O yıllardan liseye kadar “bu benim çocukluk arkadaşım, yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmez, beraber şöyle anılarımız oldu…” diyebileceğim hiçbir arkadaşım olmadı. Ortaokulda da dört kez okul değiştirdim. Her gittiğim okulda, her gittiğim mahallede, her gittiğim şehirde çevremde ki insanların dostluklarına arkadaşlıklarına imrenirdim. Her gittiğim yerde en azından bir tane arkadaşım olsun diye her söylediklerini komik buluyormuşum gibi gülme numarası yapardım. Diğer çocuklar da salak değillerdi herhalde ki numara yaptığımı sanki hissederlerdi ve sürekli dışlanırdım. Dışlandıkça insanlara gülerdim, güldükçe dışlanırdım…

Liseye geçerken tekrar Konya’da bir ilçeye taşındık. Aklım bazı dinamiklere çalıştığı için oraya gitmeden önce yeni arkadaşlarımın nasıl birileri olacağını ve eskiden yaptığım hataları yapmadan dostluklar kuracağım yönünde hayaller kurardım. Gittiğimiz ilçe ve lise oldukça kozmopolitik bir yerdi ki ancak iki yıl içerisinde üç beş kişiyi ancak tanıyabildim. Yine dışlanmalar vardı ve bu sefer eskilerden farklı olarak insanlar kavgaya çok istekli ve gruplaşmalar çok fazlaydı. Lisenin ilk yazında da boş kalmamak için babamın çalıştığı fırına işe girmiştim ve orada ki işçilerin samimiyetleri, kazandığım üç beş kuruş para bana o kadar tatlı geldi ki, babam “seni okuldan alıyorum” dese gıkım çıkmazdı. Lise hayatım boyunca benim tek sosyal hayatım o fırındı. İlk girdiğim günden itibaren 8 yıl geçti ve hala benim için o ilçe ailemden, o fırından ve 3 dostumdan ibaret. İşe ilk başladığımda garsonluk, çıraklık, çaycılık, ayak işleri gibi birçok işe koşturdum. İlk günüm bittiğinde kendime “kendimi sonunda bulabildim, artık para kazanabiliyorum, en düşüğünden de olsa bir statüm var ve burada müşteride olsa birileri beni insan yerine koyuyor” dedim. Aradan çok vakit geçmeden benim üstümde ki insanlar artık beni ezmeye alıştılar, gelen müşterilerin masalarda bıraktıkları çikletleri bana temizlettirdiler ve yaşça küçük oluşumdan sanki hizmet etmek için yaratılmışım gibi hissettirmeye başladılar. O zamanda benim gözümde ki en büyük makam usta olduğu için ustalara çok imrendim. Gelen müşterilerin hayatı toz pembe, benim gibi dertleri olmadığını düşünerek onlara imrendim. Patron istediği saatte gelip giderdi ve bizim tüm hizmetlerimiz onun cebine on lira daha fazla girmesi içindi. Bu yaşam tarzı hayallerimi süslemekte.

Lise yıllarında enteresan bir ruh haline büründüm ve çokta dostum, çevrem olmadığı için defter tutmayı hobi edindim kendime. Şimdi dönüp o defterlere baktığımda oldukça anarşist ve idealist yaralar bırakmışım kendime. Sürekli kurduğum hayalleri, işçiler için daha güzel çalışma imkanları yaratma isteklerimi, ailemin daha konforlu yaşaması isteğimi, defalarca ve farklı hipotezlerle yazmışım. Şimdilerde kullandığım defterin, bir ay önce ki yazdığım sayfasına ise şu cümleyi yazmışım; bizim yemeğimiz ahlak, bizim suyumuz sınavlar ve bizim havamız imrenmek. Biz bunlarla yaşamak için gelmişiz ve bunlardan birisi olmazsa biz yaşayamayız. Biz 3 haftadan fazla ahlaksız davranamayız mesela. Birileri sürekli bizi sınava tabii tutacak, birileri sürekli deneyecek, birileri sürekli eleştirecek ve birleri sürekli not verecek. Hayatımızda ki sınavlar olmadan da 3 gün yaşayamayız. En nefret ettiğim yaşam koşulumuz ise imrenmek. Birilerine imrenmeden, birilerini kendimizle kıyaslamadan aralıksız 3 dakika durmak mümkün değil. Kimilerinin zekasına, kimilerinin parasına, kimilerinin duruşuna imrenerek geçiyor ömrümüz. Ne kadar entelektüel birisi olmaya gayret etsek de, ne kadar çalışıp kazansak da, ne kadar okuyup gezsek de birilerine imreneceğiz ve bize yetmeyecek ve biz hala o hizmetçi, işçi, öğrenci ruhumuzla yaşayacağız. Ne zaman nerede olursak olalım hep bu kimliğimizle oturacağız masaya.

En kötüsü ise imrendiğimiz bazı şeyler için trenin çoktan geçip gitmiş olması. Yani şu yaşımda ben zengin birisine imrensem bunun için hala çokça şansım ve fırsatım olacağını bilirim. Ancak bir çocukluk arkadaşına, küçüklükten beri aynı evlerde cirit atmış kuzenlere, birbirlerine her fırsatta laf sokan ama dışarıya karşı hemen tek vücut olan dostlara imrendiğimle kalıyorum. Diğer akrabalarımızdan izole bir şekilde yaşadığımız için kimin evlendiği, kimin öldüğü hakkında bilgi bile en son geliyor bana ve kendimi akrabalarıyla yakın insanlara imrenirken buluyorum. Teyzesi hastaneye gittiği zaman ona hediye götüren yeğene mesela. Kuzeni evlenirken telaşa düşen kuzeni mesela, görümcesi vefat edince hüngür hüngür ağlayan geline bile imreniyorum. İnsanların mutluluklarına imreniyorum zaten de acılarına da imreniyorum. Bugün gitsem amcalarımın yanına, muhtemelen onlar beni zor tanır bende onları zor tanırım. Şimdi istesem de ne bir çocukluk arkadaşı ne de bir yakın akraba bulabilirim kendime. Çok salt ve sıkıcı bir hayatım olmuştur bu yüzden ve şimdi ki dostlarımın belki de benim için yakınacakları şeylerden birisi budur. Yani ben tam olarak az önce ki bahsettiğim acıların veya mutlulukların hazzını kaçırdığım, bilemediğim için hep kitaplara oyunlara, fırna kaçtım ve benim okuduklarım, oynadıklarım diğer insanlar için gayet sıradan ve sıkıcı gelmekte. O bağlarım bugüne denk olmadığı için mesela birçok duygusal yetenekten mahrum gibi hissediyorum kendimi. Yani bir insana sevdiğimi çok kolay söyleyebilirim ben, ya da teşekkür edebilirim, ya da özür dileyebilirim ama bir insan nasıl teselli edilir, bir insanın başı nasıl okşanır veya bir insanın gönlü nasıl alınır hiç bilemiyorum. İnsanları kırmaktan korkmamın sebeplerinden biriside budur. Küçüklük yaşlarımdan beri doğru düzgün dostluk, arkadaşlık bağlarım olmadığı için kolay kolay kırılmam da kırmam da pek mümkün olmuyor ancak olursa düzeltmek de kolay olmuyor. Hepsinden önemlisi teselli edebilmek. Güçlü olmayı, nazik olmayı veya geriye kalan karakteristiği bir şekilde öğrenebiliyorsunuz ama teselli etmek…

Üniversiteye geçtikten sonra zaten yerimde duramadım ve sürekli bir yerlerde bir şeyler kovalarken buluyorum kendimi. Ailemin yaşadığı o ilçede ise ne bir akrabamız ne bir aile dostumuz ne de alt komşumuz dışında bir komşumuz var. Oraya döndüğümde evde gerektiği kadar vakit geçirdikten sonra denk gelirsek o üç arkadaşımla görüşürüz ve geriye kalan tüm vakitlerim fırında çalışmakla geçer. Fırına gidip daha önce yapabildiklerimi unutup unutmadığıma dair sınava girerim hemen. Daha sonra imrenmeler yine başlar. Son bir yıldır da Konya Merkez’de özel bir şirkette görev yapmaktaydım. Burada ki sınavları başarıyla verdiğimi tahmin ederek, imrenmelerimi burada ki evimin duvarlarına asarak döneceğim ailemin yanına. Sonra olursa başka bir şehir, olmazsa fırıncılığa, hizmete, sınavlara ve imrenmeye devam edeceğim.

O fırında çok şeyler öğrendim. Gerçekten ahlakı da arkadaşlığı da çalışmayı da orada öğrenmişimdir. Hayatımın her yerinde o fırından bir şeyler çıkmıştır mutlaka karşıma. Genel etik kurallarını da ailemden öğrenebilince ancak üniversite hayatımın ortalarında gerçek bir insan olduğum hükmüne varabildim. Ancak o fırında, üniversite de benden imrenmeyi de alamadı, teselli etmeyi de öğretemedi.

Dostlarım, bu yazdıklarımı size aktarmamın sebebi, sahip olduğunuz dostlukların ve size kattıklarının kıymetini bilmeniz. Belki bende köklü dostluklara sahip olabilsem bende bilmezdim ama benim tanıdığım en aktif insanın bile bir elin parmak sayısını geçmeyen dostu var. Tezattır ki genelde insanlar dostluklarını laf sokarak, kaba davranarak, yarışarak ilerletmeye çalışıyor. Toplumda sanki salak hissettirene hayranlık besleniyormuş algısı var gibi ve özellikle karşı cins insanlarla ilk tanıştığımızda bu yola başvuruyoruz. Kimse salak hissettiği için, rencide olduğu için, kırıldığı için size imrenmez. İnsanların size imrenmelerinin altında eminim çok daha güzel özellikleriniz ve yaşantınızın kesitleri vardır. Bunun kıymetini bilin…



35 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör