Katarsis Yaşatan Hayatlar-1. Bölüm

Dönüp kendine baktığında üzerinde ki gömlek yırtık pırtık, omuzlarından çenesine kadar olan bölge yer yer morarmış, suratı kıpkırmızıydı. Nefesinin sesi tüm iç organlarında yankı yapıyordu sanki. Kafasını kaldırdığında saçları arkaya doğru uzandı. Kalbi çıkacak gibi gümlüyor, karşısında ki küçük kız annesinin karnına sanki geri girmek istiyormuş gibi… Tüm uzuvlarıyla annesine sarılan çocuk hıçkırıklarla kendisine bakıyordu. Hem yediği dayağın henüz taze ve sıcak olmasından, hem de o küçük tatlı kıvırcık saçlı kız çocuğuna bakmaktan acılarının sinyali henüz beyninin ilgili bölümüne ulaşmadı.

Annesinin başörtüsü dağılmış, kadın hem yavrusunu eliyle sıkı sıkıya tutuyor hem başörtüsü daha fazla açılmasın diye resmen kendini seferber etmişti. Sadece o küçük kızın kocaman pırıl pırıl siyah gözleri korkutuyordu kendisini. Yanlarına gitmeye cesaret edemedi bir türlü. Korkularına destek olmaktan korktu oda. Kafasını çevirdiğinde ambulansın ışıklarını gördü ki görür görmez yere yığıldı. Başının üstünde toplanan insanlar kendisine sürekli talimatlar yağdırıyordu. Kimisi yan dönmesini istiyor, kimisi ayaklarını havaya kaldırmaya çalışıyor, kimisi abuk sabuk sorular soruyor, kimisi çığlık atıyor… En son trafik lambalarına benzeyen kıyafetiyle bir kadın geldi. Boynunu yan tarafına çevirerek nefes almasını kolaylaştırmaya çalıştı. Hayatında ilk defa bayılacağını, ilk defa bu kadar güçsüz düştüğünü hatırladı. Sonra küçük kız insanların arasından sıyrıldı sanki, kan çanağı olan gözleri bir mesaj veriyordu. Senin düşmeye, bayılmaya, ağlamaya korkmaya hakkın yok der gibi bakıyordu kız.

Gözünü tekrar açtığında hastanede bomboş tavana bakıyordu. Sallanan bir ampul küçük çocukların beşiklerinin üzerinde ki oyuncakla eğlenmeleri gibi eğlendiriyordu onu. Dakikalarca ampulü izledi. Belki üç, belki beş, belki de yarım saat. Küçük kızı hatırladı birden. Beyninde ki duygu geçişlerine mani olamıyordu. Nasıl olurda bir insan en sıradan ampule bakıp, küçük ve dünyalar tatlısı bir kızın o kocaman gözlerini anımsar.


2 gün sonra…


Sabahın altısında, ön tarafta sabit tutması beklenen aparatın görev yapmaması yüzünden bir sağa bir sola sallanan seleli bisikletiyle düştü yine yola. Eşek kadar adam, altında bir dede bisikleti, selesi dergilerle dolu, sırtında kitaplarla dolu çanta, bisikletiyle boş yolda kendi kendine sağa sola yalpalayarak pedal çevirdi. Gören olsa üstündekini bırakın, bisikleti zil zurna sarhoş sanacak. Her gün hem sabah hem akşam oturup dinlendiği, kendini yalnızlığıyla ödüllendirdiği parka geçti. Kaydırak, salıncak, çocukların unuttukları kum kovaları ve kürekleri… Hepsini rahatça görebileceği en muntazam banka oturdu. Eline aldığı ilk kitap, Öğretmen Olmak… Eğitim bir cümledir… Eğitim bir cümledir… Tekrarladıkça bu söze her defasında farklı anlamlar yüklüyor. On sayfa kitap okuduktan sonra, kendi kendine konuşma seansı başlıyor. Kim bilir ne kadar sürede yazıldı bu kitap? Kim bilir kaç gece uykusuz kaldı Cüceloğlu ve Erdoğan? Bir nefeste okumak bu kitabı, büyük saygısızlık olurdu. Ya da tembelliğe güzel bahane çıkar. Eğitim bir cümledir… Öznesi, nesnesi, tümleci edatı, yüklemi olan bir cümle. Farklı kişi gruplarını içinde barındıran bir kompozisyon eğitim. Ve çok güzel bir tespit; “Dilbilim açısından en iyi cümle, bir düşünceyi, içinde gereksiz hiçbir kelime olmaksızın ifade eden duru bir cümledir. Cümle vardır çok uzundur, fakat istenileni hala anlatamaz; cümle vardır, iki kelimedir, fakat ifade yerindedir. Anlamsız ve art arda sıralanmış kelimelerden oluşan cümleler ne dinlenir, ne de okunur.

İşte eğitim de böyledir; çok sayıda öğeyi içeren bir sistemdir. Ancak sadeleştirildiği ölçüde etkili ve verimli olarak gerçekleştirilebilecek bir iştir.”

Hayatını doğrudan etkileyebilecek bir kitaba giriş yaptı artık. Eğitim bir cümledir… Bir saat boyunca deliler gibi kendi kendine bu sözün izahını yaptı. Yetmedi beden diliyle anlattı. Sessizce konuşurken avuç içi sanki karşısında ki kişiyi ikna etmek istercesine yukarı dönük şekilde bir açılıyor bir kapanıyordu. Arada bir parmakları sanki havayı inceliyordu. Kaşları en önemli yerlerde kalkıp gözleri en derin sözcüklerde kısılıyordu. Saat ne ara sekize geldi. Yine mi geç kalacak işe?

Alelacele okumadığı kitapları dergileri kimisini çantasına kimisini bisikletinin selesine tıkıp yola koyuldu. Bisikletin pedallarını çevirirken sanki ayakları bile tekrar ediyordu okuduklarını. Bisiklet yolundan giden yayalar, ah bu ahmak yayalar… Ayaklarının dikkatini dağıtıyorlar. Bir sigara yaktı seyir halindeyken. Kendi ahmaklığını ifade edecek sözleri tahayyül etmeden, bir eliyle direksiyonu tam kavramış, diğer elinin orta ve işaret parmaklarının arasında sigarayı zapt etmeye çalışarak ilerledi bir süre. Fabrikanın girişine geldiğinde kapının önünde gök mavisi spor bir araba gördü. Bisikletini kilitlerken kendisinin ne kadar ucuz, ne kadar sıradan olduğunu düşünmeden edemedi. Muhtemelen kendisinden en fazla on yaş büyük bir kişinin arabası olmalı. Aynada ki leke sınırlarının iç taraflarının tertemiz olduğunu fark edince kullanan kişinin alkolik olması çok olağan. Dikiz aynası tam arkayı gösterecek açıyla durmuyor. Muhtemelen arka koltuğa oturan tüm kişileri aynı anda görmek isteyen bir kişi. Emniyet kemerinin takılması gereken yere sahte bir toka koymuş. Sahte aykırılıklarla dikkat çekmeye çalışan birisi olabilir. Kesinlikle çalışkan birisi olamaz. Koltukların üzerinde ki lekeler ne tür naneler yediğini anlamayı kolaylaştırıyor. Ön camın altında boş birkaç paket, gözlük kutusu, tekerlekler sağa doğru meyilli, camları yarıya kadar açık, bu adamın ya acelesi var ya da gergin bir şekilde girdi buraya. İçeriye girdiğinde karşısına çıkan ilk kişi fabrikanın bel kemiği ama en vasıfsız elemanı oldu.

-Oooo sülüman abi naptın?

-İyim çocuk sen naptın?

-Bende iyim çok şükür… Nedir içerinin durumu, var mı bir sıkıntı filan?

-Müdür seni arıyordu, herhalde birisi seni şikayet mi ne etmiş, bir şeyler geveliyordu.

-Bi siktirsin gitsin her sabah ayrı bir bahaneyle arıyor, yine neye taktı acaba?

Süleyman kafasını yana yatırarak bilmem dercesine onun geldiği kapıdan çıktı gitti. Çantasını eşyalarını masasına bırakıp çalışmak için tüm ortamı hazırlamaya koyuldu. Bilgisayarını, not defterini ve en önemlisi hesap makinesini masasına hazırladıktan sonra müdürün kapısını çalıp içeri girdi. Müdürün hemen solunda ki koltukta bira göbeği olduğu çok belli olan, giydiği tişörtü biçimsiz vücuduna yapıştırmış, kot şort ve sandaletlerin bile marka üretimi olmasından anlaşıldığı kadarıyla arabanın sahibi ancak böyle bir zibidi olabilir. Müdür;

-Gel oğlum, yanıma gel…

-Efendim abi?

-Yılmaz Bey’e bir kulak ver, sana söylemek istediği bir şeyler var.

-Spesifik bir makine mi istiyor? Diye sorarken şimdi aklına geldi yüzüne bakmak.

Tertemiz safkan yediği dayağın mimarlarındandı bu adam. Adam ağzının kenarlarından köpükler sıçratarak;

-Yok kardeş spesifik bir insan arıyoruz. Ota boka burnunu sokan, onun için geldik!

-Ha benlik bir şey yok demek ki. Diyerek yüzünü müdüre çevirdi. Müdür tekrar söze girip;

-Oğlum Yılmaz Bey’in söyledikleri doğru mu?

-Bu nasıl bir soru ya? Bu resmen şu demek; ben tek taraftan dinlerim sen ne dersen bir kulp uydururum. Ben sana doğru desem ayrı bir terane, yanlış desem ayrı bir terane.

-Saygısızlık yapma! Yılmaz Bey seninle konuşmaya geldi sadece… Lafını keserek daldı söze;

-Eminim konuşmaya gelmiştir, tek başına kalınca insan daha çok konuşma taraftarı oluyor, değil mi Yılmaz Bey?

Yılmaz Bey birden ayağa fırladı, elinin tersiyle küçük bir çocuğu tokatlar gibi savurdu elini. Karşılık vermediği gibi bu savurganlıktan kaçmaya da tenezzül etmedi;

-İnsanlar ne tuhaf değil mi Yılmaz Bey? Birisi sürekli darbe yiyor ama hala ayakta, birisi sürekli eziyor ama gün geçtikçe eriyor…

-Ne diyorsun lan sen?

-Göz kapakların çökmeye yüz tutmuş Yılmaz Bey, içtiğin alkol, uyuşturucu, esrar ne varsa, gözlerinden okunuyor. Ellerin titriyor. Yüzüğünü göstermelik taktığın yetmez gibi birde sürekli parmak değiştiriyorsun, neden bu kadar hızlı kilo alıp veriyorsun?

-Nereden çıktı lan bunlar? Diye haykırarak tüm gücüyle sol yumruğunu salladı. Açılan koltuğun içine girerek tam kalbin solundan bir dirsek yemesiyle koltuğa oturması bir oldu Yılmaz Bey’in.

Müdürün bu darbeyle fırlaması bir oldu;

-Ne yapıyorsun lan puşt? Siktir git buradan!!!

Yalandan bir özür dileyerek odayı terk etti. Bisikletine atlayışı gayet gergin ve öfkeli ancak bu sinir ve öfke bisiklete çok fazla geliyordu. Sol tarafında ki tıkırtı iyiden iyiye sertleşti. 2 gün önce yediği dayağın acısını tüm hücrelerinde hissetmeye başladı tekrar. Abi dediği müdür daha çok acıtmıştı ama. Çok mu zengin bu yılmaz, çok mu itibarlı? Bisikletin pedallarını çevirebileceği maksimum güç ile çevirirken telefonun çaldığını fark etti. Fabrikadan telefon. 6 yıllık dostu Nazım arayan;

-Aloo, ne yaptın oğlum sen, müdür arkandan dümdüz gidiyor?

-Hacı sonra konuşalım mı, pek iyi sayılmam şimdi?

-Ne oldu oğlum, önemli bir şey var mı?

-Yok yok teşekkür ederim, sağ ol.

Dayak yediği mevkiiye vardığında gözü o güzel kızı ve annesini aradı. Hızlıca bir markete girip anne ve kızı sordu. Önüne kim çıktıysa, delirmişçesine, insanların hafızalarına oyunlar oynayarak çıldırmış gibi aramaya devam etti. En son yaşlı bir teyze kulak verdi ona. Bir resim olup olmadığını merak etti teyze. Hatice Teyze buruş buruş avuçlarıyla telefonu sanki bir muhabbet kuşu tutuyormuşçasına nazikçe tutu. Yakın gözlüğünü iyice burnunun ucuna getirip tekrar tekrar baktı haber kanalının çektiği resme. Hatice Teyze duruma anlam veremeyip;

-Neden arıyorsun bu kadını?

-Kendisi ile daha önce beraber çalıştık teyze, benden unuttuğu defterini rica etti, bende çat kapı gelip sürpriz yapayım dedim, buralarda oturduğunu biliyorum da nerede olduğunu bilmiyorum, arıyorum telefonu da kapalı. O yüzden…

Kadın baya şaşkın bir yüz ifadesiyle bir yerler tarif etti. Kadının adının Aylin olduğunu söyledi. Aylin adında elinde resmi olan bir kadını sora sora buldu en sonunda evi. Kapıyı çaldığında o küçük kıvırcık saçlı kocaman gözlü kız açtı kapıyı. En son gördüğünden daha iyi görünüyordu.

-Prenses annen evde mi?

Kız anne naralarıyla evin içinde koşarak annesini çağırdı. Annesinin kapıya gelmesi biraz uzun sürdü. Uygunsuz görünmemek için küçük bir hazırlık yapmış olmalıydı;

-Buyurun?

-İyi günler Aylin abla, ben durumunuzu merak ettim de onun için geldim…

-Ne durumunu anlayamadım?

-Şey, sanırım Yılmaz Bey eşiniz, iki gün önce yaşanan olay için…

-Ha, evet ufak bir tartışmaydı, geldi geçti, her karı koca arasında olan şeylerdi. Başka bir sorunuz var mı?

-Ufak bir sürtüşme mi?

-Evet siz ne sandınız?

Aldığı cevaplardan epey bir memnuniyetsiz kalmış olacak ki içinden ben bu kadını korumak için mi dayak yedim dercesine yüzü düştü.

-Pardon ben biraz haddimi aştım sanırım, kusura bakmayın iyi günler dilerim…

Aylin Hanım karşılık dahi vermeden kapıyı kapattı yüzüne.

34 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör