Bir Sanat Sevgi

16. yüzyılın önemli bilim adamlarından Paracelsus (1493-1541) farmakolojinin ve modern tıbbın babası kabul edilmektedir. Enteresan ve marjinal bir tip olmasının yanı sıra eleştirilerinde de desteklerinde uç noktalarda gezinen fakat bir o kadar da yazdığı kitaplar ve ışık tuttuğu insanlar ile ne kadar sübvanse bir kişiliğe sahip olduğu anlaşılmaktadır. Paracelsus, baktığı, tattığı, kokladığı, hissettiği, incelediği, deney ve analizlerini oluşturduğu bir çok meselede bir yaratıcının var olduğuna kani olmuş ve günümüzde çok da esprisinin kalmadığını düşündüğümüz Lutherci bir Hristiyan olara yaşamını sürdürmüştür. Kendisinin iyi bir Kabalacı olduğu bilindiği gibi bitkisel ve kimyasal ilaçlarla yaptığı ilaç karışımı çalışmaları ve bunlar dolayısıyla ortaya çıkan reçeteleri bilimsel bir bakışla inceleyebildiği için Homeopati’nin de öncüsü kabul edilir.

Paracelsus’a göre tıp dört ayağa oturur; Doğal Bilimler, Astroloji, Kimya ve Sevgi. Yani doğanın öğreticiliğinden kopmadan, elementlerin üzerindeki yıldızların ve gezegenlerin etkisini de gözeterek, Yaratıcı sevgisiyle insan hayatına, insanın bedenindeki hastalık yaratan sorunlara eğilmek… Paracelsus’un tıbba ve hekimliğe karşı baktığı perspektif budur.

Kitapları da kendisi kadar enteresan; yada bize öyle geliyor ki bunların çoğu ya geçerliliğini yitirmiş, ya yanlışlanmış, ya da onun doğruluğu kabul edilip bir mastar veya kılavuz olarak kullanılmış. Lakin bu ayaklardan bir tanesi var ki bunun üzerine çalışmış belki de milyonlarca bilim adamı, Paracelsus’un o gün ki kaldığı yeri referans kabul etmiş, dönüp dolaşıp yine aynı noktaya gelmiş. Yani bir ayak Parecelsus’a dayalı iken, diğer ayak her ne kadar esnek olsa da bir mıknatısın manyetik alanlarda ki zıt kutupları gibi bulmuşlar birbirlerini.

Işık tuttuğu yazarlardan birisi de Erich Fromm. Erich Fromm günümüze daha yakın yaşamış, büyük bir toplumbilimci. 1956 yılında bir kitap yazdı ki bu kitap kişisel gelişim alanında görülmüş fakat bugün ki bizim ülkemiz için bilinen kişisel gelişim değil. Dale Carnegie’nin bilim olarak ortaya attığı kişisel gelişim. Kitabı okuyanlar bana ziyadesiyle hak verecektir diye ümit ediyorum.

Erich Fromm bu kitaba Paracelsus’un evrensel sayılabilecek tespitiyle başlar;

“Hiçbir şey bilmeyen, hiçbir şeyi sevemez.

Hiçbir şey yapamayan, hiçbir şey anlamaz.

Oysa anlayan kişi aynı zamanda sever, farkına varır, görür…

Bir şeyin aslında, ne kadar bilgi varsa daha fazla sevgi vardır…

Tüm yemişlerin böğürtlenlerle aynı zamanda olgunlaştığını düşleyen kişi, üzümlere ilişkin bir şey bilmiyor demektir.”

Benim için çok nahif, çok manidar ve çok düşündürücü sözler. Özgül ağırlığı açısından genelleme yapıp da içi bu kadar dolu olan, birleşik algoritmalı cümlelerden çok nadirdir bu kadar ilgimi çeken. Erich Fromm böyle güzel bir başlangıçtan sonra kitabında önce sevgi kuramını, sonra felsefi ve psikolojik bir bakış açısıyla bir varolma sorunun yanıtını arıyor. Daha sonra kitabın asıl yazılış amacı olan; anne-baba çocuk sevgisi, sevginin nesneleri, kardeşlik sevgisi, anne sevgisi, cinsel sevgi, kendini sevme, tanrı sevgisi, sevginin yozlaştırılması, sevginin uygulanması konularında benim nazarımda halk eğitim merkezlerinde bile okutulması geren cümleler yazıyor.

Bu kitabın yanında sevgi ile alakalı birçok kitap daha incelenebilir. Benim bildiğim 8-10 eşsiz kitap var bununla alakalı ve bunların çağdaş insana veya modernizme veya adına her ne deniliyorsa o şeylere yaklaştırmak zor oluyor. Aslında burada bizim toplumumuz için yani çoğunluğu Müslümanlığı benimsemiş bir toplum için, dini bir perspektif eklemek de son derece yerinde olacaktır. İslami perspektiften daha sonra ayrı bir inceleme yaparız, zaten o yapıldığında pozitif bilimlerin yaklaşımı, uygulaması ve metotları, İslam’ın sosyal karakteristik için belirlediği sınırların içerisinde gidip gelen bir gemi olduğu görünecektir.

Erich Fromm’un Sevme Sanatı kitabı başta olmak üzere, diğer bilim insanlarının bu konuda yaptığı çalışmaların özü olarak, sevginin kesin bir skala üzerinde tanımı olmadığı gibi, ancak karşıtıyla tanımlanabilmesinin daha sağlıklı olacağını düşünmekteyim. Yani bugün çıksak sokağa, sevginin tanımı sorsak, muhtemelen her kafadan farklı ses çıkacaktır. Ya da sevginin karşıtını sorsak, yine farklı farklı görüşler olabileceği gibi, azımsanamayacak bir çok kişinin nefret dediğini işiteceğiz. Halbuki sevginin karşıtı nefret değildir. Evet nefret de tıpkı sevgi gibi hem din inancına göre hem de pozitif bilimlere göre fıtratın bir gerekliliğidir. Fakat kesinlikle zıttı ya da karşıt anlamı değildir. Sevgini zıttı en basit ifadeyle şudur; kayıtsız kalmak. Eş anlamlısı bana sorulacak olursa eğer (ne kadar doğru olur kestiremiyorum), şunu derdim; putlaştırmadan sevmek. Yani resmin bütününe baktığımızda bir insanı gerçekten sevdiğimizi söyleyebilmek için şunu demeliyiz; ona tapınmadan fakat her haline veya sözüne de kayıtsız kalmamalıyım.

Bu gerçekten çok ince bir nokta. Özellikle günümüz dizilerine ve filmlerine konu olan sevgiler tamamen bu iki yönden birisine kayık ve toplum bu hayatın benzeri olarak medya araçlarını kendine daha çok idol gördüğü için, tüm sevgilerimiz tamamen gerçek dışılığa itiliyor. Örneğin baba-çocuk sevgisi. Çocuğa bu sevgiyi babası öyle bir empoze ediyor ki çocuk başarılı olduğu zaman ödüller, takdirler, çocuk başarısız olduğu zaman cezalar veya ilgisizlikler. Bu çocuğun zamanla babası için sevgi tanımı, babasının hoşuna gitmek oluyor. Aslı çocuk babasına sevgi duyamıyor bunun yerine ya onu putlaştırıyor ya da tamamen ondan ilgisini alakasını kesiyor.

Benim şahsi olarak tavsiyem insanların bu şekilde film dizi izlemeleri yerine, özellikle ihtiyarları gözlemlemeleridir. Tabi bunun bilimsel bir açıklamasını yapmak benim için mümkün değil. Ancak bu şekilde gözlem ve ilgi hem ilgileneni hem de ilgi göreni ziyadesi ile memnun edecektir. Öyle ki ihtiyarın kelime kökü manası da isteyen, talep eden gibi manalara gelir ki biz bu yüzden istemsizce bir şeyler yaptığımızda “gayri ihtiyari yaptım” deriz. İhtiyar isteyen demek, toplumda yaşı artık bir miladı aşmış demek, o yaşta bir insan da zannedersem insanlardan yalnızca ilgi bekleyebilir. Bu da ortada kayıtsızlık ya da putlaştırma olmadan bakan sevgili gözler demek. Gerçekten o anneanne, babaanne, dede gibi insanların eşlerine, çocuklarına ve torunlarına bakışı çok farklı oluyor. Benim Hocam bir gün kadın-erkek arasında ki ilişkiyi anlatırken şöyle bir ifade kullanmıştı; “Düşünün sizin yaşlarınızda bir çift el ele tutuşmuş, sizde bunları görüyorsunuz. Bu el ele tutuşmak bir sevgi göstergesidir. Birde 70 yaşını aşmış çiftleri el ele görün, manzara aynı, adı verilen şey teknik olarak aynı ancak duygular çok başka.” Gerçekten öyle…

İnce noktalardan bir tanesi de sevgiyi sanat olarak görmek;

“İster marangozluk olsun, ister doktorluk olsun, ister sevme sanatı hangisini ele alırsak alalım, her sanatın uygulanmasında bazı genel gereksinimler vardır. Her şeyden önce bir sanatın uygulanmasında, disipline gereksinim duyulur. Eğer ben bir şeyi salt “canım istiyor” diye yapıyorsam, benim için bu eğlenceli ve güzel bir uğraş olabilir. Ne var ki disiplinli bir şekilde çalışmadığım için o sanatta ustalaşabilmem olanaksızdır. Ancak, sorun sadece belirli bir sanatın uygulanmasında disiplinli olmak değil (örneğin o sanatı her gün belirli bir süre uygulamak) kişinin tüm yaşamının disiplinli olmasıdır. Çağdaş insanın disiplini öğrenmesinin hiç de güç olmayacağı düşünülebilir. O her gün 8 saat son derece disiplinli, katı bir şekilde programlanmış bir işte çalışmıyor mu? Ne var ki burada önemli olan çağdaş insanın iş saatleri dışında öz disipline çok az sahip olmasıdır. Çalışmadığı zamanlar aylaklık etmek, rahatlamak, daha yerinde bir deyimle “gevşemek” istemektedir. Bu aylaklığa duyduğu istek, programlı yaşama duyduğu bir tepkidir. İnsan her gün sekiz saat amaçlamadığı biçimde tüm enerjisini harcamak zorunda kalırsa başkaldırır ve bu isyankarlığı çocuksu bir kendi isteklerine düşkünlük biçimini alır. Ardından baskılı yönetime karşı verdiği savaşını, onu tüm disiplinlere karşı, akılcı olmayan otoriteler tarafından zorlananlara da, kendisinin kabul ettiklerine de, güvensiz kalır. Fakat böyle bir disiplin olmazsa, yaşam dağınıktır, altüst olur ve belli bir noktada yoğunlaşma olmaz.

Bir sanatı öğrenirken uyulması gereken en uzun maddeyi yukarıda yazdıktan sonra, yazının sıkıcı ve uzun olmaması açısından diğerlerini şöyle sıralamak mümkündür; yoğunlaşmak, sabır ve o sanata karşı eksiksiz bir ilgi göstermek.

Tabi günümüzde bu yazılanlar çok basite indirgenerek ele alınıyor ve hiçbir sağlıklı sonucuna ben rastlamadım. Bunlardan ilki hiç şüphesiz burçlar olacaktır. Burçların ön yargıyı, bilinçaltı ve üstünde radyal düşünceler yerine nasıl keskin yargılar türettiğini de bir başka yazıda aktarabilirim. Bundan sonra sosyal medya gelir ki tamamen bir çöplüktür. Sevgi ile alakalı en son gördüğüm şey şuydu; sevgiliniz veya eşiniz, sizi sosyal medyalarda paylaşmıyorsa kesin aldatıyor demektir. Çok gurur kırıcı ve tamamen günümüz psikolojisine de İslam’a da taban tabana zıt bir söz. Ancak eminim ki birçok çiftin hala seviyesiz şekillerde gündemini kaplamaktadır. Bunların haricinde belli başlı genelleyici parametreler ile insanların duyduğu ya da sürekli duymak ve tartışmak istediği güvensizlik meselesi. Evlenmeden önce yapılan ayrılık sözleşmeleri, bıçak gibi keskin sözler ve duygulara olmadık anlamlar yükleme. Birde işin şu tarafı var ki; sanki bunlar bilinçli olarak yapılıyor ve toplum evlilikten soğutulduğu gibi, sevgi gibi duyguların olmayışının altında eziliyorlar. Birçok defa şahit olduğum “bana karışma” meselesi buna çok güzel bir örnek. Yani biraz zeka kıpırtısı olan insan, hayatını beraber sürdürdüğü insana bu cümleyi kurmasının ne denli yanlış olduğunu kritik yapabilmeli. Anlayış çerçevesinde karışan hayatlar bir makine benzeri ve bu makinenin dişli yağı güven. Daha ilk maddeyi geçip bir makine yok ortada, adam yağdan şüpheleniyor. Böyle bir ortak hayat anlayışı olmaz, ki bu yalnızca evlilik için geçerli bir durum değil. Askeriyede de, yurt gibi ortamlarda da, öz evinizde de karışacak insanlar size. Aksi halde bunun adı sevgi de olmaz, birliktelik de olmaz, ortak yaşam da olmaz… Bu sadece yukarıda ki o çalışan insan tiplemesinin aylaklık yapmak için bir arkadaşını veya ailesini veya eşini kullanması demek olur. Bunun sonucunda ne olduğunu da söyleyeyim; etikten ve ahlaktan bir haber, başına buyruk bir etnik (aidiyet hissettiği) grup ve bu grup hızla yeni üyeler kazanıyor.

Oysa anlayan kişi aynı zamanda sever, farkına varır, görür…

Bu söz tüm bu yazılanlara binaen şunu söylüyor bize; sevgi adını verdiğimiz o yegane duygu, ancak kayıtsız kalınmadığında insanın özünün gürlüğüne kavuşturur, ki buna da özgürlük denir. Soyutlanmış ve edebiyattan ibaret olan, dik başlılıktan beslenen karakter ve meraksız bir gözlem kesinlikle bir sevgi değildir. Bizim Anadolu tabirimizle bu (özür dileyerek ifade ediyorum) deyyusluktur (sevdiklerini esirgememeye, korumamaya ve kıskanmamaya eğilim).

Şahsi kanaatim odur ki; seven sevdiğini zeberced bilmeli ve ona göre davranmalıdır. Selametle...

33 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör