Bir İşçinin Zihin Filtreleri

Sevgili dostlarım bugün sizlerle paylaşmak istediğim mesele; kendini bir işçi olarak gören emektar insanların –tüm meslek grupları için- zihin alaşımları neler olmalı, insan ilişkilerine nasıl yön vermeli, neler okumalı, nasıl yaşamalı..? Bu sorulara sizin cevap bulmanıza yardımcı olmak istiyorum. İlk önce birkaç naçizane tavsiyede bulunmak istiyorum.

Aslında bir işçiye iş yaşantısı hakkında tavsiye vermek, bir insana kitap tavsiye etmek gibidir. Hiç tanımadığınız, kapasitesini, düşüncelerini, dünya görüşünü, sevdiklerini, nefret ettiklerini bilmediğiniz insana kitap tavsiyesi vermek ne kadar saçma ve süreksiz ise aynı şekilde hiç bilmediğiniz bir insana iş yaşantısı ile alakalı tavsiye de bulunmak bir hatadır. Ancak bazı istisna kitaplar var; mesela Doğan Cüceloğlu’nun Gerçek Özgürlük kitabı benim herkese tavsiye ettiğim ve hiç olumsuz geri dönüt almadığım bu kitabı bende çok severek okudum ve faydalandım. Mesela Muhammed El-Arifi’nin Hayatın Tadını Çıkar kitabı; günümüz klişe kişisel gelişim literatüründen farklı, Peygamber (s.a.v)’in yaşantısı ile harmanlarak yazılmış harika bir eser. Mesela Üstün Dökmen’in Empati kitabı veya NUTUK. Bunları gönül rahatlığıyla herkese tavsiye edebilirim. Tıpkı bunun gibi iş yaşantısına dair de istisna tavsiyeler var ki zannımca tüm çalışanlar için geçerli olacaktır.

Çalıştığınız ortamda en çok çalışan, en iyi çalışan, muhabbeti en güzel olan olmaya çalışmayın. Kendiniz olun, gücünüzün kapasitenizin farkında olun ve o ortamda yeni bir şeyler öğrenme konusunda en iyi siz olun. Çünkü bu araştırma kabiliyeti ister, analitik kabiliyet ister, akışkan ve kristalize zekanızı ortaya koyar. Belki kulağa çok abes gelecektir fakat iş hayatında vazgeçilmez olmak için yalnızca sadakat düsturu varsa, bu işverenlerin en kolay alıştıkları ve en kolay dama attıkları pabuçtur. Ciddi bir öğrenme kabiliyetinizi ön plana çıkarabilirseniz, insanlar çıkmaz bir yola girdikleri zaman sizden alacakları ilk doğru tavsiyeden sonra, bir sonrakinde size koşarak gelirler. Çünkü bilirler ki o sorunu çözmek için bir fikriniz yoksa bile araştırıp öğrenirsiniz ve çözersiniz. İlginç bir dipnot da düşmek istiyorum; özellikle sanayide araştırma kelimesinin manası, birilerini arayıp sormak gibi biliniyor. Bu araştırmak değildir ama buda bir öğrenme yöntemidir. Bilmediklerinizi elbette bilen birilerine sorun ancak kendi imkanlarınızla mutlaka bir kez olsun deneyin. Daha önce ki yazılarımda şöyle bir söz ifade etmiştim; kitap kitabı doğurur. Araştırma yapmanın en büyük zevki de orada yatıyor zaten. Siz bir bilgiye ulaşmak istediğinizde o bilginin yanında onlarca bilgi de edinebilirsiniz. Dolayısıyla bilgi de bilgiyi doğurur. Unutma ihtimalinizi de minimuma indirgemiş olursunuz. Çünkü o araştırma aksiyonu sırasında, siz tam bir odaklılık, dikkat, sabır gösterdiniz, tüm duygular, tüm sorular ve tüm mantıksal sınamalar size aitti. Fırında çalışan bir ustanın ekmeğinde bir problem çıkarsa ve bunu bir müşteri dile getirirse şöyle meşhur bir söz söylerler; sen bu ekmeği sadece tüketiyorsun, ben hem üretiyorum hem tüketiyorum, benden iyi mi bileceksin? Bilgi konusunda arayıp sorduğunuz kişi aslında bir fırıncı, sizde bir tüketici sayılırsınız.

Yaptığınız işin farkında olun, her zaman arkasında durmayı bilin ve her gün üzerine koyarak ilerleyin. Ben makine mühendisliği okudum, bir akademisyenle sohbetimiz sırasında şöyle bir söz söyledim, çok hoşuna gitti; ben fiziği statik dersini alırken öğreneceğim, mukavemeti makine elemanları dersini alırken, termodinamiği de akışkanlar mekaniği dersini alırken öğreneceğim. Bunu söylememin sebebi, statik fiziğin ilerisinde, daha karmaşık ve spesifik bir derstir. Aynı şekilde akışkanlar mekaniği termodinamikten, aynı şekilde makine elemanları da mukavemet dersinden daha karışık ve spesifiktir. Şu an öğrenmeye çalıştığım mesele her neyse, onunla ilgili ne kadar çalışırsam çalışayım, onun daha zoruna maruz kalmadan tam olarak öğrenmiş olmam mümkün değildir. Size bunun ispatını ilkokul sıralarından, lisenin son sınıfına kadar aldığımız iki ders ile ispatlayabilirim. Birisi İngilizce, diğeri Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersleri. Bu derslerin işleyiş tarzı hemen hemen her devlet okulunda aynıdır ve her sene neredeyse tekrar tekrar aynı konular işlenir. Ama sadece okuldan edindiği bilgiyle kendini İngilizce tanıtabilecek insan sayısı da çok azdır, yalnızca okuldan edindiği dil bilgisiyle doğru bir şekilde namaz kılmayı bilen insan sayısı da. Sebebi çok basit; bu dersler için bir üst seviye zorluk eklenmedi müfredata ve çocuklar her sene aynı şeyleri duydular, bu derslerin daha zor eğitimlerine maruz kalmadılar. Bu yüzden her zaman öğrenmek istediğiniz mesele için daha zorunu isteyin, daha zoruna maruz kalın. Ancak o zaman öğrenme dediğimiz eylem hayata geçmiş olur.

Usta olmak için çabalayın ve ustanın ne olduğunu bilin. Yine fırın üzerinden örnek vereceğim. Bir ekmek üretimi için önce un, su, tuz ve maya karışımından homojen bir hamur elde edersiniz, bu hamuru gerekli gramajlarda işlersiniz, gerekli hacmini kazanmasını sağladıktan sonra fırına atarsınız ve piştikten sonra ekmek olur. Benim için hamur yoğurmayı bilen adam usta değildir, işlemeyi bilen de öyle, pişirmeyi bilen de öyle, bunların tamamını bilen bile usta değildir. Bunların tamamını yapma kabiliyeti, yetkinliği olan adam kalfadır, usta ise hem bunları bilir hem de bu aşamalardan herhangi birisinde oluşacak bir aksaklığı giderip, sanki o aksaklık hiç yaşanmamış gibi aynı kalitede ve sürede ekmeğin çıkmasını sağlayan kişidir. Yani hamurun suyu fazla kaçtı, hamur gevşek oldu, hamurun standardın dışında ne kadar daha kazanda dönmesi gerekir veya tekneye atıldıktan sonra ne kadar beklenmesi gerekir, hamuru işlerken ne kadar sıkı işlemesi gerekir, haşlanmadan pişmesi için fırının kaç derecede alışması gerekir, bunları bilmeli ve mantık yürütmeli. Bu da tüm meslek grupları için geçerlidir.

Bir işi gerçekten çok iyi bilin. Bu çaycılık da olur, mühendislikte olur, çöpçülük de olur, garsonluk da olur, avukatlık da olur, kitap okumak da olur, günlük tutmak da tamamı olur. Yeter ki çok iyi bilin. Akademik hayatınızda çok iyi bir sıçrama olmasa dahi, önceki hayatınızdan edindiğiniz bilgilerin mantığıyla, yeni işinize adapte olma sürecinizi hızlandırırsınız. Bıktırdım artık ama yine fırından bir örnek vereceğim. Ben geçtiğimiz yıla kadar fırıncıydım, geçen seneden beri de sanayide özel bir şirkette çalışıyorum. Bu şirkete başladıktan sonra kaynak eğitimleri de almaya başladım. Diğer insanların anlamakta güçlük çektiği bir mesele vardı, döküm usulüyle üretilen bir malzeme çatlarsa, kaynak ile nasıl düzeltilebilir. Çatlağın görüldüğü bölgede, çatlağın iki ucundan bir santim kadar uzaklıktan delikler açılır ki kaynak yapılırken çatlamasın. Yani o delikler kaynak işlemi sırasında çatlağın ilerlemesine mani olur. Bunu ben fırında öğrendim mesela. Ekmek attığımız küreğin ön kısmında çatlamalar meydana geldiği zaman, çatlağın bittiği yerlere delikler açarız ki o çatlak daha fazla ilerlemesin ve küreğin ömrünü bir miktar daha uzatmış olalım. Bu çok basit bir örnek. Dikkatinizi muhtemelen fazlasıyla çekmiştir, yazdığım çoğu yazıda fırından bahsederim, örnekler veririm. Çünkü benim şuan da bildiğim en iyi şey o. Sosyolojik bir meseleyi de fırına bağlayarak anlatabilirim, psikolojik bir meseleyi de, bilimsel bir deneyi de… Siz okuma işini çok iyi yapıyor olabilirsiniz veya bilgisayar kullanmayı veya çaycılığı veya dil konusunda çok iyi bir birikime sahip olabilirsiniz veya ütü yapmanın felsefesini uydurursunuz, bunlar bir sonraki atacağınız her adım için arakanızdan vuran bir rüzgar gibi hızlı ilerlemenizi sağlar. Bir işi gerçekten çok iyi bilin ve o bilgilerinizi bir sonra ki adım için kullanın.

Bunlar benim naçizane herkese verebileceğim tavsiyeler olacaktır. Bu bloğun şu anda çok az bir kitlesi var ve bu takipçilerin çoğunluğuyla birebir tanışıyorum, diğerleri ile de tanışmasam da yakından takip etmeye çalışıyorum. Takip ettiğim kadarıyla herkes bir şekilde vatanına, milletine, ailesine, çevresine faydalı olmak için çaba harcıyor. Mutlaka çürük elmalar da vardır fakat genel olarak sizin hakkınızda ki düşüncelerim bu şekilde. Çoğunluk olarak emek harcayan, çalışmayı seven, ahlaki olarak çokça insanın üzerinde ki insanlar dolduruyor burayı. Bu beni gerçekten çok mutlu ediyor çünkü binlerce takipçim olup da boş boş muhabbetler yapmaktansa, az sayıda insan olsun muhabbetimiz sağlam olsun. Her yazdığım yazıdan sonra ilk beş saat içerisinde çeşit çeşit şehirlerden insanlar ya arıyorlar ya da mesaj atıyorlar, hem tebriklerini, hem eleştirilerini esirgemiyorlar, hem bu sayede yeni muhabbetlerimiz doğuyor, hem de yeni yazılarım için bana ön ayak oluyorlar. Kısacası dostlarım bu yazdıklarımın çoğunluğunu sizi izleyerek, sizi görerek, sizi düşünerek yazmaktayım. Bu yazının amacı da sizde gördüğüm iş yaşantısı sıkıntılarınıza destek olabilmek. Bu verdiğim tavsiyelerden ve size karşı olan teşekkürlerimi sunduktan sonra gelelim asıl meselemize; bir işçinin zihin filtreleri nasıl olmalı?

İlk filtremiz birebir iş seçimi için olacak. Bu filtreyi eğer ki doğru şekilde zihnimize konumlandırabilir ve kullanabilirsek, biz seçilen değil, seçen bir işçi oluruz. Bu filtreyi kullanmak için sormamız gereken sorular şunlar; çalışacağım yerin fiziki durumu benim için uygun mu, beraber çalışacağım insanlar benim için uygun mu, çalışacağım meslek benim için uygun mu ve bu iş yerinin idarecileri benim için uygun mu? Çok ben merkezcil bir filtre ancak hem kendi ruhsal sağlınız için hem de yaptığınız işten zevk almanız için bunlar gerekli. Her şey çok uygun gelir gözünüze, ortam çok gürültülüdür veya çalışma arkadaşlarınız negatif insanlardır veya seçtiğiniz meslek sizin için sıkıcıdır veya idarecileriniz alengirli işleri seviyordur, bunlardan bir tanesi bile mümkün olsa insanı işten soğutmaya yeter diye düşünüyorum. Ben bunlardan biraz daha müstağni oldum hep, yani bunları göz ardı ederek iş öğrenmek amacıyla yıllardan beridir hep arka plana attım, nitekim üç beş bir şeylerde öğrendim fakat benim iş öğrettiğim insanların benden daha fazla maaş aldıklarına, yalaka insanların daha vaz geçilmez olduklarına, en çok kazananın en çok ağlayan olduğuna defalarca şahit oldum. Belki bu benim haddimi aşar, kesinlikle görmem, yaşamam gereken çok daha fazla yıllar gerekli fakat yöneticilerin büyük bir kısmının yönetmekten aciz oldukları kanaatindeyim. Belki hata ediyor olabilirim, hata ise lütfen af buyurun. Ben başta ki insanlara yönetici demeyi de hoş karşılamıyorum, idareci kelimesini daha uygun görmekteyim. Çünkü sanki yönetici kelimesi ilgili kişiyi o makamın demirbaşı gibi gösteriyor ve emirler yağdıran, ego tatminleriyle gün geçiren, insanları para ile terbiye etmeye çalışan bir zevat canlanıyor benim gözümde. Ancak idareci dediğimiz kişi, ekibin idaresini sağlayan, çalışanların veya görevlilerin çarpışmamasını sağlayan, ehliyete göre insanlara sorumluluk veren kişi gibi geliyor bana. Bu yüzden olurda belki bir gün bende öyle bir makama gelecek olursam eğer, yönetici değil, idareci olmak için çaba göstermeliyim diye düşünüyorum.

Bir işçinin ikinci zihin filtresi ise adalet, anlaşılabilir olmak ve beklentisiz olmaktır. Tepede ki insanların, bunları yapmaya hakları yoktur çünkü gömleğinin cebinde yediği faizlerin belgelerini taşıyan insanlar, yolsuzluklardan şikayet edip birilerini tartaklamanın peşinde koşanlar, dolandırıcılığı ticari zeka zannedenler, pragmatist hükümcülerin ağzına da davranışlarına da bunlar yakışmaz, sırıtır hemen. Öyle bir davranışa girdiği zaman zaten hemen altında yatan bir dürzülük olduğunu çevresindekiler anlar ve şüphelenirler. Bir işçinin de bunları ihmal etmeye hakkı yoktur. Bunun sebebi de tabanda ki adam, kendini her zaman tabanda gören adam, işini iyi yapacak, nizamiyeye uyacak, karşısına ne çıkarsa çıksın başının çaresine bakmayı bilecek, abdesti sağlam olacak, kimseden saygı sevgi beklemeyecek, her zaman kendisi gösterecek ki öldüğünde bu dünyada hiç okuyan olmasa da kendisinin gururla başını dik tutabileceği bir yaşanmışlığı olsun. En basit, en ucuz, en ayak işini yapan adam bile böyle olursa, hiç kazandıramazsa, bu ülkeye beş tane vatan evladı kazandırır. Eğer ki böyle olursa ancak kendi haklarını savunabilir. Aksi takdirde bu ülkede o tepedekilerinin tam olarak ne yapıp ettikleri pek bizlere yansıtılmadığı, bizi cahillikle suçlayıp aklımızın yetmeyeceğini düşünüp, işçinin bir saat az çalışmasına takan insanlar, işçinin yaptığı en ufak hatayı dahi gün yüzüne çıkarmaktan çekinmezler.

Kendinizi her zaman bir işçi gözüyle görmenizi temenni ediyorum. Bu ülkeyi z kuşağı filan kurtaramaz dostlarım. Ancak bilimsel tutuma sahip, ahlaklı işçiler kurtarabilir. Bazı şeylerin bilincinde olmak, tüm dünyayı takip edebiliyor olmak, teknolojinin göbeğine doğmak, hızlı olmak, zeki olmak yetmez z kuşağına. Hele ki her sene milyonlarca insanı mezun eden üniversitelerden çıkan z kuşağı insanlar… Dilerim ki seçtiğiniz/seçeceğiniz meslek, işyeri size uygundur. Dilerim ki iyi insanlarla, örnek alabileceğiniz insanlarla karşılaşırsınız ve örnek alınacak bir insan olursunuz. Sağlık ve selametle…



17 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör